Konuyu Gönder  Mesaj önizleme 
 
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5

Meyve Veren Bir Yaşamın Öyküsü

11-14-2009, 01:22 PM
Mesaj: #1
Meyve Veren Bir Yaşamın Öyküsü

[Resim: 639.jpg]

Meyve veren bir yaşamın öyküsü...

C.ONUR ANT
Sayı: 631/ Tarih : 08-01-2007

Ömer Faruk Tekbilek, Türkiye'nin yetiştirdiği evrensel değerlerden biri. Udun Efendisi'nin hikâyesi, aslında sanatın inançla gerçekleştirdiği evliliğin de hikâyesi...

Türkiye'de olduğundan daha fazla dışarıda tanınan bir müzisyen Omar Faruk Tekbilek. Yaptığı müzik ekseriyet itibarıyla hoplatıp zıplatan değil, ruhu dinlendiren, yaraları saran, dinleyenin manevi yönünü okşayan cinsten. Albümleri satış rekorları kırmadı ama kendi alanında dünyanın en çok aranılan müzisyenlerinden birisi o.

Tekbilek 55 yaşında sufi bir müzisyen. Ekim ayında, Pennsylvania Eyalet Üniversitesi'nde bir konserden önce kaldığı otelin lobisinde ondan felsefesini anlatması istendi. Önündeki masanın üzerinde duran cihaz sadece sesleri kayıt ettiği halde Tekbilek, felsefesini anlatmayı değil göstermeyi tercih etti. Önce derin bir nefes aldı. Sonra yavaşça içindeki havayı vermeye başladı ağzından. Neredeyse bir dakika boyunca sürdürdü bunu. Tükenir gibi goründüğü anlarda yutkundu ve yutkunması her defasında biraz daha zorlaştı, ama hepsinden sonra biraz daha nefes verdi. Bu sırada yüzünün rengi bronzdan kırmızıya dönüyordu ve yüzünde seçilebilen bütün kasları gerilmişti.

İnsanı onu sarsmaya ve durmasını söyleyeme davet eden bu gösteri bittiğinde, Tekbilek'in ciğerlerinde hava kalmamıştı. O haldeyken gülümsemeye başladı. Yüzünün rengi geri geldi ve suratındaki kaslar birkaç dakika önce oldukları yere geri döndüler. Gözlerinde sebebi bir yabancı için anlaşılmaz bir huzur vardı etrafına bakarken. Bu birkaç dakikalık yolculuğun son noktası neresiydi acaba?

"Orası Cenab-ı Hakkın bizi nefes olarak nurlandırdığı yer. Ben felsefi olarak orayı buldum. Neşe ve sükûnet var orada. Sonsuz bir sükûnet." diye açıklayor Tekbilek, nefesini geri aldıktan sonra.

Bu kısa süreli gösteri Tekbilek'in sadece felsefesini değil, müzik kariyerini de anlatan küçük bir evren aslında. O, hayat ona ne getirdiyse kabullendi. Zorluklar hayatındaki yutkunmalar gibiydi. Her yutkunma kendinden önce gelenden daha çetin çıktı. Zorlukların sırtını yere getirmesine izin vermedi Tekbilek. Olduğu şekilde kalmayı, sabretmeyi becerdi. Şimdiyse bir müzisyenin isteyebileceği birçok şeyi elde etmiş durumda. Antarktika dışında her kıtadan konser vermesi için davet edilen Tekbilek, bu yoğun ritmi yüzünden Amerika'nın doğusunda, Rochester'deki evinde bile fazla zaman geçiremiyor.

SANATA MÜZİK ALETLERİ DÜKKANINDA BAŞLADI

Omar Faruk Tekbilek müzik yaşamına 1963 yılında, henüz ortaokuldayken bir akrabasının müzik aletleri dükkanında çırak olarak başladı. Dükkan Tekbilek'in doğduğu yerde, Adana'daydı. Her gün okul çıkışında oraya gider, dükkanın sahibi Aydın Cangürgel'den nota dersi alırdı.

Adana'da imam hatip okulunda okuyan Tekbilek alışılagelmiş bir çizgi izleseydi, hocalık yapacak, namaz kıldırıp, cenaze yıkayacak; en iyisinden ilahiler okuyacaktı kandil gecelerinde. Ama o 16 yaşındayken, eğitimini yarıda kesip müzik yapmak için İstanbul'a gelmeyi tercih etti.

İlk zorlu kararı da, 18 yaşında İstanbul'da buldu Tekbilek'i. Türkiye'nin bir köşesinden diğer bir köşesine yaptığı göç, genç yeteneğin hayat felsefesini de kökünden sarsmış, manevi buhranlara sürüklemişti onu. İçine düştüğü bunalım ona iki vazgeçilmezinden birisini seçmesini buyuruyordu: Bir tarafta inançları vardı, diğer tarafta uğruna doğup büyüdüğü şehri terkettiği mesleği.

"Dinî bir ortamdan farklı bir hayata geldim. Gecelere, kadın matinelerine gidiyorduk. Biz kadınlara değil onlar bize teklif ediyordu klüplere, plaja gitmeyi. Bense daha o zamanlar 16 yaşındaydım." diye anlatıyor Tekbilek yaşadığı imtihanı.

KALBİNİN SESİNİ DİNLEDİ

Sonunda, içine düştüğü bunalımdan kurtulmak için, "sefahat devri" diye adlandırdığı yaşam tarzını, müzikle birlikte bir kenara itti Tekbilek. Arapça öğrenip Kur'an okuyarak, düştüğü buhrandan çıkmaya çalışırken, çalgıyla meşguliyeti de bıraktı. Hayatını allak bullak eden bu fırtınadan kaçmak için ekmek teknesini terk etmişti.

Oysa İstanbul'a geldiğinde Orhan Gencebay gibi sanatçılarla çalışmaya başlamıştı. Meslektaşları gelecek vadeden bir kariyeri tehlikeye attığı için Tekbilek'in aklını kaçırdığını düşünüyordu. Sadece Gencebay'ın o zamanlar diğerlerinden farklı bir öğüt verdiğini söylüyor Tekbilek. "Oğlum aynı şeyleri ben de yaşadım. Sen kalbinin sesini dinle. Yine buraya döneceksin, ama sen kalbinin sesini dinle!" demişti Orhan abisi.

Onu sahnede takip eden ışıkların ruhunu karanlığa götürdüğünü düşünmeye başlamıştı. Üç ay ne bağlamasına dokundu ne kavalına ne de uduna. Sonra bir gün, yanında kaldığı abisinin evinde, odasında otururken, duvarda asılı ud gözüne ilişiverdi. Efendisi olduğu enstrümanı çalma arzusu içini doldurmuştu. Udu duvarda asılı olduğu yerden indirdi, tellerine dokundu. "Bunda günah olacak ne var?" diye düşündü sonra.

"Ameller niyetlere göredir." hadis-i şerifinin, onu yaptığının günah olmadığına ikna eden şeylerden biri olduğunu söylüyor Tekbilek. Onun amacı sanatını icra etmekti. Böylelikle kendisini bekleyen engelleri aşmak, zor kararlar vermek üzere, uduyla birlikte hayatının dümenini de eline aldı bir kez daha.

Rochester'e 1971 yılında, Amerika'nın doğu yakasında bir dizi konser vermek için geldi Türk müzisyen. Kaderde, aynı şehirde bir konfeksiyon fabrikasında ütücü olarak çalışmak, sabah akşam kart basmak da vardı. Konserden sonraki beşinci senesinde Tekbilek Amerika'nın en büyük giyim fabrikası Hickey Freeman'da çalışmaya başlamıştı.

İNSAN DİBİNİ BULAMAZ, SADECE DEŞER DURUR

Amerika turnesinde iken, gelecekte eşi olacak insanla, Suzan'la tanıştı. Turnenin bir ayağında darbuka çalacak 12 yaşında bir çocuk bulmuşlardı ve onun ablasıydı Suzan Hanım. Rocherster'deki konserden önce birkaç saat görüşebilmişlerdi ama o kadarı bile "Ben onun gülümsemesine çarpıldım." demesine yeterliydi Tekbilek'in. Gün boyunca çektikleri fotoğrafları gönderme vesilesiyle adresini veren Omar Faruk, Suzan Hanım'la, takip eden yıllarda Türkiye'den mektuplaştı.

"İnsan dibini bulamaz, deşiyorduk işte biz de mektuplarda" diyor Tekbilek, askerdeyken gelip giden mektupları hatırlayınca. Askerlik dönüşü evlenen ikili, Tekbilek'in vizesini almasıyla Amerika'da buluştu. Aradaki okyanusu aşarken aklında müziği bırakmak yoktu sanatçının. "Boston'daki müzik okulu Berklee'de caz çalışırım diye düşünmüştüm. Ama buraya gelince arada dokuz saatlik mesafe var dediler. Ooo, olmadı dedim, o kadarını çekemezdim." diye anımsıyor o günleri Tekbilek.

Kafasında sürekli müzik vardır, ama hayat şartları çalışmasını gerektirince Hickey Freeman'da işe başlar. Orada geçirdiği yılları hatırladığında şunları söylüyor: "Bir müzisyenin İstanbul'dan gelip de tam 17 sene başka bir işte çalışması kolay değil. Çektiğimi düşünebiliyor musunuz?"

Daha sonraları Rochester'de kayınbiraderinin de üyesi olduğu bir müzik grubu kurup, oryantal çalmaya başladı, ama bu küçük şehir ona ve hayallerine dar gelmişti. New York'a yerleşmek, kariyerine orada devam etmek isteyince de, o büyük şehrin düzenlerini bozacağını düşünen eşi Suzan Hanım karşı çıktı buna. "Faruk iyi bir aile babası. Tehlikeyi o da gördü." diyor Suzan Hanım, problemin üstesinden nasıl geldikleri sorulunca.

Nicedir mesleğiyle gönlünce uğraşamayan Tekbilek, kendini karar vermesi güç bir yol ayrımında buldu. Ya eşine rağmen New York'a gidecek ve ona kucak açacak bir klüpte çalışmaya başlayacaktı ya da müzik yaşamına akşamları işten geldikten sonra evde, odasında devam edecekti.

"Müzik ne benim için?" diye sordu kendisine. Cevabı, "Benim için kime, nerede çaldığım önemli değil. Benim için önemli olan evde yaptığım çalışmalar ve benim kendimi öğrenmem. Çünkü biz aslında enstrümanı değil, kendimizi öğreniyoruz. Zihnin ve vücudun uyumunu alıp, bir enstrümana uyguluyoruz." oldu.

Zorlu kararlarında rehberi olan "içindeki efendi" ona New York hayallerini bir kenara bırakmasını söylemişti. Teslimiyetten değil, sabretmeyi bildiğinden kaderine boyun eğdi Tekbilek. Yeni işinde de sabır, huzura giden yol oldu.

FAZIL'IN YERİ'NDE HUZURU BULDU

"Bir sabah o büyük buharlı makinayı bir açtım, baktım vaaauuuuuğğ diye bir ses!" diye anlatıyor Tekbilek, makineden çıkan sesi taklit ederek. Her sabah yaptığından farklı birşey yapmamıştı, ama makineden çıkan ses onun icin yeniydi. Sürekli duyup da umursamadığı sesi, ilk defa o sabah bir soksafonunkine benzetti. Ardından, diğer makinelerden gelen seslerin de farklı enstrümanları andırdığının farkına vardı. Yahut ona öyle geliyordu: "Allah dedim. İşte orkestra benim çevremde."

Tekbilek o orkestrayla ıslık çaldı, onunla şarkı söyledi, günlerini onunla doldurdu. Hafta içinde, akşamları eve dönüp kısa bir uykudan sonra odasına kapanıp kendi kendine çalışıyordu enstrümanlarıyla. Onun ne çaldığını Bayan Tekbilek kalorifer borularına kulaklarını dayayıp dinlerdi, sanatçı kapısını kapadığında.

Hafta sonlarındaysa Tekbilek eşini yanına alıp New York'a giderdi, iki gün de olsa oradaki klüplerde çalabilmek için. Bütün hafta kirlenen, ağırlaşan vücudunu hamamda yıkayıp temizlemek gibi geliyordu ona iki günlük New York seyahatleri. En çok gittiği yer, Manhattan'ın göbeğinde, pavyonların, sinemaların ve tiyatro salonlarının bulunduğu Times Meydanı'ndaki Fazıl'ın Yeri oldu.

Bir asırdan daha uzun bir tarihi vardı Fazıl'ın Yeri'nin. Ünlü Broadway tiyatrolarının oyuncularının provalarını yapabilmek için tercih ettikleri bir mekandı burası. Tiyatro ve müzikal sanatçıları klübün üst katında toplanırlardı. New York'a yeni gelen şarkıcı ve çalgıcılarsa alt katta sahne almak için akın ederdi Fazıl'ın Yeri'ne.

70'li yıllardan beri mekanın müdavimi, şimdilerde bir Birleşmiş Milletler emeklisi diplomat klübün o zamanlar "New York'un her köşesinden gelen sanatçıların parasız da olsa çalmak, dans etmek ya da şarkı söylemek istediği bir yer" olduğunu söylüyor. Fazıl'ın klübü Omar Faruk Tekbilek için adeta bir zıplama tahtası olacaktı.

Tekbilek, bu biraz kenarda kalmış ama müdavimlerinin sevdiği, Broadway sanatçılarınınsa çok iyi bildiği yerde çalıyordu 80'li yıllarda. 1988 yılında bir akşam yine aynı mekanda iştahla müziğini icra ediyordu. Öylesine coşkundu ki ruhu, yorulup mola vermek isteyen çalgıcıların yerine onların enstrümanlarını alıp, çalmaya devam ediyordu. Birbirini kovalayan saatlere rağmen sahneden inmemekte kararlıydı. Tabii bunu yaparken, kendisini seyredenlerin arasında ünlü bir prodüktörün olduğundan habersizdi.

Atlantik Müzik'in başındaki Arif Mardin'in tavsiyesi üzerine o gece Fazıl'ın klübüne gelen ünlü prodüktör Brian Keane, Public Broadcasting Service için çalışıyordu. Kanuni Sultan Süleyman'ı konu alan belgeseline müzik yaparken kendisine yardım edecek birisini arıyordu Keane. PBS'nin "Muhteşem Süleyman" için ona bulduğu akademisyenlerden de sıkılmıştı.

GERÇEK BİR MÜZİSYEN ARIYORDUM

"Gerçek bir müzisyen arıyordum." diye açıklıyor Keane, neden o gece orada olduğunu. "Omar'ı gördüğümde, biraz toydu. Elime geçen bir albümü vardı, acemice kayıt edilmiş ve kapağında gülünç kıyafetlerin olduğu bir resim vardı, bilirsiniz. Ama, özel bir müzisyen vardı orada."

Tekbilek o gece klüpte sabahın erken saatlerine kadar çaldıktan sonra Keane'la birlikte bir kayıt stüdyosuna gitti. Keane onun ne kadar iyi olduğunu görmek istiyordu. Birlikte yaptıkları ilk kayıt "Muhteşem Süleyman"ın açılış parçası oldu. Amerika'nın prestijli ödülleriyle taçlandırılan yapıt, Tekbilek'in de kariyerinde hızla yükselmesini sağlayacaktı.

Son 18 yılda 14 albüm çıkaran Tekbilek, aynı zamanda dünyanın birçok yerinden ünlü sanatçılarla ortak projelere imza attı. "Spy Game" (Casusluk Oyunu) adlı Hollywood yapımı filmin müziğine bir parçayla katkıda bulundu. Amerika'da Golden Belly Musician ödülünü 1998 ve 1999'da iki defa alan Tekbilek, 2003 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Türk müziği dalında ödüllendirildi. Aynı yıl BBC Dünya Müziği ödüllerinde Ortadoğu dalında dört finalistten biri olmayı başardı, ancak ödülü alamadı.

2004 yılında Irak'taki lösemili çocuklar yararına Londra'da düzenlenen konsere davet edilen Tekbilek yaşadığı değişimi şöyle anlatıyor: "Bir zamanlar Beatles'ın çaldığı Royal Albert Hall'ın ortasına kocaman bir yastık koymuşlardı benim için. Ben de üzerinde oturuyorum, bağlamamı çalıyorum. O sırada dervişler dönüyor. Bulgar Senfoni Orkestrası da çalıyor. Ya Rab dedim, ben neredeydim, sen beni nerelere getirdin? Ben hiç düşünmezdim ki bunları."

Kazandığı şöhretin beraberinde manevi dünyasını ve inançlarını da koruyan Tekbilek, 2004 yılında Yahudileri aşağıladığını düşündüğü için "Passion of Christ" (İsa'nın Çilesi) filminin müziğinde görev almayı, dolayısıyla da milyoner olmayı reddetti. Halen Rochester'da yaşayan Tekbilek çiftinin biri evli olmak üzere üç çocukları var.

* C. Onur Ant halen Columbia Üniversitesi Gazetecilik bölümünde yüksek lisans çalışmasını sürdürüyor.

Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
Mesaj önizleme 


Foruma Git:



Bilgilendirme

Kullanıcı Paneli

Sitemize Hoşgeldiniz.
(Oturum AçKayıt Ol)

Reklam Alanı

Sponsorlarımız